07 Temmuz 2009 Salı

Hayatım roman, ama çizgi roman

"Bir anlatsam hayatım roman olur" diyenlerden değilim. Başlıktan bunu anladıysanız hemen uyarayım ki hakkımda böyle yanlış şeyler düşünmeyin. Tam tersine, eğer biri size böyle bir cümleyle başlayan bir söylev çekmeye hazırlanıyorsa siz de benim gibi yapın ve köşe bucak o insandan kaçın. Zira hayatı değil roman, tek bir cümle bile etmeyecek insanlar çok fazla söyleye söyleye bu cümlenin de içi boşaltıldı.

Ama mesela hayatı roman olan değil de, çizgi roman olan biri daha çok ilgimi çekerdi ne yalan söylemeli. Arada bir kendi beynimden geçenleri de böyle 'plop' diye açılan bir baloncuğun içinde sıralanmış olarak görmek çok isterdim doğrusu. Ne biliyim, hayat daha renkli ve komik olurdu sanki:)


Yıllar evvel (2003 yılında) ünlü Amerikan çizgi romanı American Splendor'ın filminin çekileceğini duyduğumda nasıl mutlu olmuş ve heyecanlanmıştım. Ve filmi izleyince mutluğum ve keyfim daha da artmıştı çünkü filmin bir çizgi roman uyarlaması olduğu unutulmamış ve çizgi roman ruhu bütün filme yansımıştı.

Kağıt üzerine çizilmiş ne varsa toplamış, manyak derecesindeki çizgi roman koleksiyoncularından değilim ama olmayı kesinlikle çok isterdim. Ne yazık ki çizgi roman bilincim biraz ileri yaşlarda geliştiği için koleksiyonculuk boyutunda çok geri kaldım ama son derece iyi bir okuyucu olduğumu da söylemeden geçmeyeyim. Çizgiyle desteklenen bu hikaye anlatımının beni hep başka bir boyuta taşıdığını hissettim. Bu iki sanatın birleşimini daima muazzam ve heyecan verici buldum. Çok sevdiğim iki şeyi, okumayı ve izlemeyi birleştirdim ama hayalgücümü es geçmeden, üzerine basmadan, tam tersine onu daha da çok besleyerek, büyüterek.

Yıllar evvel hep gittiğim Kadıköy'deki şirin bir kitapçı dükkanındaki görevli çocuğun "en meraklı ve en heveslisine vereceğim" diye bir köşeye sakladığı "Hobbit" çizgi romanını bana verdiği gün hayatımdaki en mutlu anlar sıralamasında kesinlikle üst sıralarda yer alır. Benim sevgili koca ayaklı minik kahramanlarım Hobbitler yaşamlarının tüm renkliliğiyle çizgi roman olarak sayfaları süslemişlerdi ve o çizgi roman artık benimdi. İyi bir para bayılmıştım, hatırlıyorum ama ne gam! Bir, çizgi roman karakteri gibi topuklarım popoma değerek zıplamadığım, bir de adamın boynuna sarılmadığım kalmıştı.

Sonra yine Beyoğlu'nda bir akşamüstü en sevdiğim kitapçı Robinson Cruise'da arkadaşım Ayça'yla dolanırken onun, raflardan birinde, hayatımın yazarlarından Paul Auster'ın en sevdiğim kitaplarından Cam Kent'in çizgi romanına rastlaması ve bana göstermeden çaktırmadan alıp kitapçı çıkışı bir kafede bana armağan etmesi, benim için inanılmaz mutlu bir andı. Yine topuklarımı popoma deydirecek kadar zıpla(ya)mamış ama bu sefer Ayçacığım'ın boynuna kocaman sarılmıştım:)


Daha böyle o kadar çok an ve beni benden geçiren çizgi roman sayabilirim ki size, keyif veren sahaf ve kitapçı keşiflerinde bulunup çantaya atılmış ve günlerce satırlarında ve çizgilerinde kaybolunmuş... Anneannemin yeşillikler altındaki balkonunda iki sandalyeyi birleştirerek kendime keyifli bir oturma yeri hazırlayıp serin serin az mı keyfini çıkardım o güzelim Corto Maltese'lerin. Aşık olduğum ilk çizgi roman karakteri de o değil miydi ki? Vallahi de billahi de, ne Teksas ne Tommiks, hiç birine vermedim gönlümü ama bir gün denizci kasketi, upuzun boyu ve hülyalı bakışlarıyla Maltalı bu denizciye kaptırıverdim gönlümü.

Ve bugün de beni böylesine mutlu eden bir haber okudum Sevin Okyay'ın yazısında. Aslında haber çok yeni değil, birkaç haftadır kitap eklerini takip etmeyi ihmal etmemin sonucu ben yeni öğreniyorum belli ki ama olsun, geç olsun da güç olmasın diyelim ve bu muhteşem, müjdeli haberi paylaşalım: NTV Yayınları dünya klasiklerinin önde gelen eserlerinden bazılarını orjinal metinlerine sadık kalarak çizgi roman olarak basıyor!!! İlk eser Macbeth, Sevin Okyay'ın çevirisi ve Jon Haward'ın çizimleriyle kitapçılarda çoktan yerini aldı. Ama daha durun! Heyecan bununla da bitmiyor. Bundan sonra neleri basacaklarını duyduğumda, bu haberden sonra bugün hiç bir şeyin beni mutsuz edemeyeceğine çoktan karar vermiştim bile. Kafka'nın Dava'sı, Savaş ve Barış, Suç ve Ceza, Sefiller (çığlık atabilirim:)), Büyük Umutlar, Frankenstein, Dorian Gray'in Portresi, Drakula, Madame Bovary, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde, Odysseia... İyi, bu haber beni bayıltmadı:) (Vallahi abartmıyorum, öyle böyle değil, çok sevindim).


Bugün mutlu bir gün! Tarafımdan tarihe not düşülmüştür. Daha geçen gün arkadaşlarla Türkiye'deki çizgi roman kültürünün zayıflığı ve çeşitsizliği üzerine bir konuşma yaparken böyle bir haber almak beni o kadar mutlu etti ki. Artık çizgi romanın sadece Teksas, Tommiks, Örümcek Adam, Batman vs.'den ibaret olmadığı (bunları yermek için söylemiyorum, tam tersine kendi türleri içinde muhteşemdirler, ama işte kendi türleri içinde), her konunun ve hatta bu örnekte olduğu gibi klasiklerin bile çizgi romanının olabileceği, çeşitsizlikten kurtulmamız gerektiği kabul edilmelidir. NTV Yayınları'nı da böyle başarılı bir girişimde bulundukları için tebrik etmek gerek.

Şimdi akşam Beyoğlu'na gidilecek, en sevdiğim kitapçılardan birinden Macbeth alınacak, sonra ayaklarım beni nereye götürürse bir kafede mola verilecek ve çizgilerin dünyasında bir 'göz' olunacak!

Pakize Barışta'nın dediği gibi "artık Macbeth'in elindeki kanı görüyoruz".

02 Temmuz 2009 Perşembe

Kuruçeşme'den bir Arto geçti...

"Merhaba dostlar, size Onno'dan, Hrant'tan, Mevlana'dan, Michael Jackson'dan, Aşık Veysel'den selam getirdim" diye kollarını ve kocaman yüreğini sallaya sallaya sahneye dalan, kafasında ona çok yakışan kasketi ve turuncu t-shirt'üyle bir yürek adamını izledim geçen gün, Boğaz'ın ışıl ışıl parıltıları altında Kuruçeşme Arena'da. Yanımda bir güzel adam, sahnede bir güzel adam... Yüreğim arındı, beynim yıkandı. Gelirken ki benle, giderkenki ben arasındaki farkı bir ben biliyordum, bir de beni gökyüzünden izleyenler...

Arto Tunçboyacıyan, Kardeş Türküler'le birlikte 30 Haziran gecesi Kuruçeşme Arena'daydı. Bilirdim, duyardım, dinlerdim yıllardır ama hiç bu kadar yakın ve bu kadar canlı izlememiştim. Ama kesinlikle dinlemek gerekliymiş, bunu anladım.

Hani bazı insanlar vardır, büyük sanatçıdırlar, harika şarkıları, muhteşem bir sesleri vardır, sizi her dinleyişinizde alır götürürler bir yerlere, bir daha gelemezsiniz; ama konserlerine gidip canlı izlemekle CD'yi player'a koyup dinlemek arasında pek bir fark yoktur. Her ikisinde de iyi müzik dinlersiniz, ama bence sahnede muhakkak olması gerektiğini düşündüğüm o enerji, elektrik, büyü, ritm, tılsım yoktur.

Ama yine bazı insanlar vardır, onları da muhakkak ne yapıp edip sahnede izlemek gerekir. Duruşları, bakışları, hareketleri, mikrofon tutuşları, kelimeleri, adım atışları, ritm tutuşları, her ama her şeyleri sahne için yaratılmıştır. Bir yudum şarabın size yapabilecekleriyle denktir ruhunuza ettikleri. İşte Arto Tunçboyacıyan'ın, sahneye bu kadar çok yakışan, etrafında metrelerce uzağa yayılan bir enerjiyle dolaşan bir sanatçı olduğunu o gece anladım.

İsmen çok tanıdık gelmeyebilir pek çoğunuza. Ama yıllardır çok severek dinlediğiniz pek çok şarkının bestecisi olduğunu, bir de Onno Tunç'un kardeşi olduğunu söyleyebilirim tanıdık gelmesi için. Aysel Gürel'in sözlerini yazdığı Sezen Aksu'nun söylediği muhteşem şarkı İstanbul Hatırası'nın bestecisi, yine Sezen Aksu'nun Beni Al Onu Alma, Gülümse gibi şarkılarının bestecisi olduğunu söyliyeyim, ki benim için Kemal Burkay'ın olağanüstü dizelerini olabilecek en yakıcı melodiyle birleştirerek Gülümse gibi bir şarkıyı ortaya çıkarmış olması bile kendisine hayranlık beslemem için yeterlidir.

Ama onu sahnede izleyince, hayranlık beslemek için bunların çok daha ötesinde nedenler olduğunu da anlıyorsunuz. Her şarkıda başka bir müzik aletinin başına geçişi, bakalım şimdi ne yapacak dedirten muziplikleri en lanet izleyiciyi bile atmosfere sokabilir cinsten.

İnsan olmak, bazen dünyadaki bütün işlerin en zorudur. Koca bir vicdan ve cesur bir yürek gerektirir. Ama öyle boş laftan değil, harbiden! Acılara, kayıplara vicdanın aynasını tutarak aynı mesafeden, "sizden şu kadar gitti, ama bizden de şu kadar gitti" ya da "bizimkiler sizinkileri öldürmüş olabilir ama sizinkiler de bizimkilere şunları şunları yaptı" gibi matematik hesapları yapmadan bakmayı gerektirir. Kaç insan var bunu yapabilen?

Adı Arto olan Türkiyeli bir Ermeni olarak askerde adının zorla Arif dedirtilmesine itiraz ettiği için 8 ay boyunca dayak yemiş ve yaşamı boyunca karşısına çıkan böylesi benzer sorunlar nedeniyle bıktığı için Amerika'ya yerleşmiş ama kendi deyimiyle "Ben orada, burayı, buradakilerden daha fazla yaşıyorum" diyen bir müzisyen...

İyi bir müzisyen olmak zor, ama insan olmak ondan da zor zanaat!

Kuruçeşme'den bir Arto geçti, kulağımda hala

"Ah bu ne sevgi bu ne ıstırap
Bu şarkıyla gönlüm ne harap
Al al olmuş gül yanaklarınız
Bu mahçup nazlı bu eda bu hal
Bir mısra gibi ağzınız
Dillenmemiş dinlenmemiş bakire aşklarda"

dizeleri, yüreğimin bir yerinde koca bir sızı...

16 Haziran 2009 Salı

Arınma

Geçtiğimiz haftayı ağır grip, sürekli yatar pozisyonda, bol ilaç ve sebze-meyve takviyesiyle evde geçirdim. Saçma sapan yarışmaların hüküm sürdüğü cennet vatanımızda "volümü en yüksek öksürük yarışması" gibi bir saçmalık daha olsaydı, emin olun hepiniz oyunuzu(!) bana vermek isterdiniz.

Bol bol öksürerek, bu arada ciğerlerimi, kalbimi, beynimi ve bütün göğüs kaslarımı zorlayarak fazlasıyla acı çekmiş olsam da, meğer bu acıların bile sonunda bir hayır varmış.

Meğer her öksürükle, şarıl şarıl akan bir burunla ve bedenimin ağrıyan her köşesiyle, geçtiğimiz aylarda biriktirdiğim tüm sıkıntılar, stresler ve bezginlikler de bedenimi terketmekteymiş. Ve meğer benim böylesi bir arınmaya tahminimin de ötesinde ihtiyacım varmış.

Dün günler sonra ilk defa sokağa adımımı atıp işe gelirken bir mutluluk, bir yaşama sevinci ki sormayın gitsin. Metrobüste yer kavgası için birbirleriyle itişip kakışan koca koca amcaları bile gülen bir surat ve kavgacı insanlarımıza bile kalbimde yer açmış bir 'aptal saflığıyla' izledim. Neredeyse üzülmesinler diye kendi yerimi bile onlara verecektim. Sanki uzunca zamandır sırf bu gittikçe vahşileşen insanlara tahammülümün kalmamasından ötürü uzaklaşmayı, buraları terketmeyi düşünen insan ben değilmişim gibi.

Yani demem odur ki, bu hastalık uzun zamandır ihtiyacım olan ve bana bunu ancak bir tatilin sağlayabileceğine inandığım bir arınmanın vesilesi oluverdi. Neye niyet neye kısmet!

Tatil mi? Bakmayın, o hala en çok ihtiyacım olan şey!:)

09 Haziran 2009 Salı

Gitmek mi zor, kalmak mı?

Shakespear hâla bütün meselenin olmak ya da olmamak olduğunu düşünedursun, benim içinse bütün mesele gitmek ya da kalmak arasında sürüp gidiyor. Birbirinden tamamen farklı iki şeyi ifade eden ve bu iki farklı şeyle de beni büyüleyen/cezbeden/mıknatıs gibi çeken, ama sürekli de hayatımı yönlendirme konusunda iktidarı ele geçirmek için kavga eden iki yaşam hali… İkisi de beş harfli, zıt anlamlı kelimeler işte deyip geçeniniz de olur belki tabi ama benim içimi nasıl bir yapboza çevirdiklerini bir bilseniz, biraz olsun hak verirdiniz eminim.

İçimdeki sorular çok büyük. Hayır aslında büyük değil, ağır… Öyle ki şimdi yazarken bile sıkıyor içimi.

Bu savaşta ‘kalmanın’ yanında öyle güçlü bir müttefik var ki, O, ‘gitmenin’ tarafına geçmediği sürece ‘gitmek’ asla kazanamayacak gibi… Peki ben ‘gitmenin’ mi kazanmasını istiyorum? Bu soruya olan ‘evet’lerimin her geçen gün artıyor olduğunu bilmek mi beni korkutuyor, telaşlandırıyor acaba?

Peki ya O, hiçbir zaman ‘gitmenin’ yanında yer almazsa? Emin olduğum tek şeyse bu soruya vereceğim cevap aslında. O zaman sonsuza dek KALIRIM! 'Gitmenin' hayatımıza ne getireceğinin merak duygusunu hep içimde taşıyarak... Ama biliyorum ki, O'nsuz gitmek, O'nunla kalıyor olmanın mutluluğunun yarısını bile yaşatamaz bana.

26 Mayıs 2009 Salı

Zero 10 Yaşındayken...

Bu dünya üzerinde ilk 10 yılını tamamladığında tombik ve lüle şaçlı bir kız olan Zero, dünyanın ve hayatın güzel bir yer olduğundan neredeyse emin gibiydi. Geçen yıllar bu hissiyatının kişisel olarak sağlamasını yaptıracak güzellikler getirdi getirmesine, zaman zaman haddinden fazla acıtmaktan çekinmese de, ama dünyanın genel olarak güzel bir yer olmadığından emin olması için her gün televizyon izleyip gazete okuması ya da sokaklara çıkıp biraz yürümesi yeterli oldu. Ve dolayısıyla çocukluğunun o saf ve temiz inancını bırakalı da çok oldu.


Zero 10 yaşındayken o yıllar hayatı boyunca başına ne gelirse gelsin, ne kadar uzağa düşerse düşsün, bir daha asla unutmayacağı bir insanla arkadaşlık ettiğinin farkında değildi. Kendisi gibi 10 yaşında su gibi, damla gibi bir kızdı arkadaşı, adı da kendisi gibi Damla olan... İnsanlar isimleriyle güçlenir, onlar gibi yaşarlarmış. Bunu ben değil, taptığım kadın Ursula söylüyor. Damla, elinde her daim bir kitap, daha okumayı öğreneli üç yıl olmasına rağmen dünya üzerinde yazılmış ne var ne yok okumaya hevesli olduğu o zamanlardan belli sevimli bir kız çocuğu anlayacağınız...

Ve bendeniz bu sevimli kız çocuğunun arkadaşı... Okumaya ve öğrenmeye aç, hayatta kendisini en çok etkileyen şeylerden birinin kelimeler olduğunu yeni yeni keşfetmeye başlamış, o küçücük yaşta bile duran, gözlem yapan ama dikkatini en çok da bu kitap okumaya sevdalı arkadaşına veren, ondan etkilenen, okuduğu kitapları beynine not edip kendisine de alması için annesinin eteğine yapışan bir başka sevimli kız çocuğu...

Hayat, bu iki sevimli kızı ilkokul sıralarında yan yana düşürmüş, ondan sonrasını ise ikisine bırakmıştı; birbirinizden besleneceğiniz, görüp alıp ileriki yıllarınıza taşıyacağınız neler var, neler yoksa keşfetmesi size kalmış diyerekten. Benden ona kalmış bir şeyler var mıdır yok mudur, o nasıl hatırlar o günlerimizi bilemiyorum ama benim için unutulmaz, kitap okuma aşkımın kaynağı her sorulduğunda adını andığım, anlattığım bir insan olmuştur kendisi.

Yıllar yıllar sonra hayatımızın üçüncü on yılının sonlarına doğru, büyük bir tesadüf eseri izime rastlayıp beni aradığında hayatımın en buhranlı, en zor dönemlerinden birini yaşıyor olmaktan ötürü, şu an çok üzgün olduğum bir ihmalkarlıkla karşılık verememiştim kendisine. Umarım hayat, bir gün yeniden bana bir telafi şansı sunar ve yolum, bir kere daha yoluyla kesişir. Şimdi sadece bunu dilemekten fazlası gelmiyor elimden.

Bütün bunları anlatmamın nedeni, sevgili Kitap Kurdu'nun okuma sevdamın ilk günlerine dönmemi, o zamanlar beni en çok etkileyen kitaptan ve yazarlardan bahsetmemi istemesi oldu. Ve ben ne bir yazardan ne de bir kitaptan bahsettim, farkındayım. Ama kitaplarla tanışma ve kitap dostluğu denince satırlar kendiliğinden Damla'yı anlatmaya başladı ve ben de onlara engel olmak istemedim açıkçası.

Çocukluğumun beni en çok etkileyen kitabına gelince... Pek çok sayabilirim ama illa da birini söyle derseniz, tereddüt etmeden bir tanesini zirveye taşıyabilirim: Pal Sokağı Çocukları.

Bu bloğun ilk günlerinde bu olağanüstü romanla ilgili bir yazı kaleme almıştım. Orada yazdıklarımın ötesinde bu romanla kurduğum bağı anlatabilecek başka cümlelerim yok. Dileyen o yazıyı da burdan okuyabilir.

Damla'yla beni tıpkı yıllar evvel olduğu gibi bunca zaman sonra da buluşturanın kitaplar olması dileğiyle...

19 Mayıs 2009 Salı

Uykusu Kaçmış Kadın Keki

Yemek yapmak tam bir büyücülük işi. Bir tutam ondan, bir tutam bundan diye diye fokur fokur kaynayan bir kazanın başında iksirini eksiksiz ve dört dörtlük hazırlamaya çalışan, uzun sivri şapkalı bir büyücüden ne farkımız kalıyor, bir elimizde mikser, diğeriyle de yumurtaları kırmaya çalışırken. İşte bu yüzden de yemek yaparken kendimi bir masal kitabından fırlamış, hayatının en iyi iksirini yapmaya odaklanmış bir büyücü gibi hissediyorum ve bu duyguyu çok seviyorum. Çok fazla kitap okumanın ve 30'una dayanmışken bile hala piyasaya çıkan bütün masal kitaplarını heyecanla takip ediyor olmanın yan etkilerinden biri de diyebilirsiniz buna tabi ki. İşte yine bu yüzdendir ki, burda çok sık paylaşmasam da sık sık kendimi mutfak tezgahının başında buluyorum.

Bugün yine böyle bir şey oldu. Yani yine ben mutfağa girdim ama oldukça garip bir saatte. Ertesi gün 30 kişilik falan bir misafir ordusu ağarlamayacaksanız, çoluk çocuk hep birlikte uzun bir yolculuğa çıkmayacaksanız, ya da ne bileyim sabahın kör saatinde kahvaltıya falan misafiriniz gelmeyecekse, herhalde gecenin 4'ünde kalkıp benim gibi kek pişirmezsiniz!

Bu yazdıklarımın hiçbirinin olmamasına ek olarak, mis gibi pişen kekimin eşliğinde kendime güzel bir kahvaltı ziyafeti çektikten sonra şöyle kıvrılıp bir koltuğun üzerine miskin miskin uykuma kaldığım yerden devam edeyim diyecek bir pozisyonum da olmamasına rağmen, üstüne bir de işe gitme gibi bir zorunluluğumun olduğunu da ekleyeyim. Sanırım şimdi durumun anormalliği daha da netleşmiştir. Kim ertesi gün işe gidecekken sabaha karşı 4'te uyanıp kek pişirir ki?

Sabaha karşı uykum kaçtı. Yatakta bir iki nafile dönüşten sonra baktım ki uykuyla aramıza kara kedi girmiş ve ben ne yapsam kendisini kışkışlayamıyorum, bir de baktım içimdeki mutfak büyücüsü de benimle uyanmış "hadi kek yapalım, kek yapalım" diye çığırıyor. Ben böyle zamanlarda söz dinlerim. Ne de olsa sabah benimle birlikte bu tatil gününde yeni bir iş gününü paylaşacak sevgili ofis arkadaşlarım da var, onlara da bir güzellik olmuş olur dedim.

Büyücüm ve ben (her ne kadar aynı bünye içinde barınsak da ayrı kişiliklermişiz gibi davranmayı seviyorum) ellerimizi yüzümüzü yıkadıktan sonra önlüğümüzü giydik ve sonra gelsin yumurtalar, unlar, vanilyalar...

Bir saatin sonunda fırından efsunlu kokular yükselirken kendime günü böylesi güzel karşılattığım için kendi tebriklerimi kabul ettim. Sonucun çok başarılı olduğunu ofisteki arkadaşlar söylediler ama açıkçası ben bu işten alacağım keyfi zaten almıştım, üzerine tebrikleri kabul etmek sadece güzel bir bonus oldu diyebilirim.

En güzeli neydi, onu söylemeden geçmeyeyim, hani belki benim gibi böyle aniden zınk diye uyanıp uykusu kaçan tiplerdenseniz, günün birinde 'sabaha karşı 4 keki' ya da 'uykusu kaçmış kadın keki' yapmak istersiniz... Tezgahın başına dikilmiş, 3 yumurtaydı, undu, süttü, şekerdi diyerek tüm malzemelerin kek olma yolunda evrilmesini izlerken, kaba boşalttığınız her bir malzemeyle birlikte hemen dışarda önce siyahtan laciverde, sonra yavaş yavaş mavinin tonlarına dönmeye başlayan bir gökyüzüne şahitlik etmek... Hele de pencereniz zaten doğuya dönük ve sizi güneşin o şahane sabah kızıllığını aramak zorunda bırakmıyorsa o kadar şanslısınız ki, öyle büyülü bir saatte yapılan hiç bir kekin/böreğin/çöreğin kötü olma şansı yok.

Güne mutfak büyücüsü olarak başlamak iyi geldiğinden midir nedir, sadece 4 saat uykuyla duruyor olmama rağmen bir enerjiğim, bir enerjiğim, sormayın gitsin. Elbette kendinizi o saatte uyanmak için zorlamayın, ama olur da bir gün gece yarısı uykunuz kaçarsa günün birinde böyle bir yazı okuduğunuzu hatırlayın ve 'uykusu kaçan kadın keki'ni denemeyi bir düşünün. Erkekseniz de yine düşünün hiç sorun değil, çünkü bu kek kesinlikle cinsiyetçi bir kek değil:) Belirli bir malzemesi de yok, zira gecenin o vaktinde evde ne varsa koyularak yapılmıştır.

Denemek isteyen tüm dostlara duyurulur:)

15 Mayıs 2009 Cuma

Meğer Böyle Bir Yer Varmış!

Ben kütüphanelerle kaplı bir şehir olabilir mi diye hayal ededurayım, meğer böyle bir kasaba varmış da benim haberim yokmuş. Benim hayalimdekinden tek farkı, kütüphanelerle değil, kitapçılarla kaplı olması...

Hay-on Wye... Galler-İngiltere sınırının üstünde, 1300 kişilik nüfusu olan bir kasaba burası. Ama asıl büyüsü, bu özelliklerinde değil. Bu kadar ufak ve sakin olmasının yanında 39 büyük kitapçısı olan bir kasaba olmasında yatıyor asıl sihir. Yani başka bir cümleyle şöyle açıklıyım ki hesap yapmakta zorlanmayın: bu kasabadaki her 34 kişiye bir kitapçı düşüyor! Mucize gibi!

Güzelliklerin sadece bununla bittiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bir de bu harika kasabanın resimlerine bakın ve kitapların bu kasabanın insanları için ne büyük bir önem ifade ettiğini görün. Kitap raflarıyla donatılmış sokak duvarları, açık hava kütüphaneleri, sahaflar, sahaflar, sahaflar...

Tabi ki bütün bunların bir nedeni var, yani Hay-on-Wye'in kitaplarla bu kadar bütünleşmiş bir kasaba olmasının bir nedeni... Hay-on-Wye için "ikinci el kitapların Mekke'si" diyenlerin ne kadar haklı olduklarını kanıtlayan bir neden...

Tam bir kitap delisi olan Richard George William Pitt Booth, 1961'de ucuz ve sakin bir kasaba olmasından dolayı buraya yerleşir ve pek çok yeri kiralayarak kasabayı kelimenin tam anlamıyla bir açık hava kitapçısına dönüştürür. Ve tüm bunlardan da daha güzel olan şey, 1988'den beri burada düzenlenen kitap festivali... Dünya çapında pek çok yazarı buluşturan bu açık hava festivali, artık Hay-on-Wye'in de sınırlarını aşmış ve dünyayı dolaşan bir festivale dönüşmüş durumda. Avrupa'nın dört bir yanında, Şam'da, Moskova'da, Amman'da yazarlar ve okuyucular, arada hiç bir hiyerarşi, ünvan ve otorite olmadan birarada olarak, okumalar, sohbetler ve buluşmalar gerçekleştiriyor; kısacası tam bir edebiyat tapınması...

Şimdi bir düşünün: açık havada yemyeşil bir alanda, elinizde çay bardaklarınız ya da kahveniz, her gün gördüğünüz yan komşunuzla değil, kitaplarındaki dehaya, edebi anlatıma tutkun olduğunuz bir yazarla göz göze vermiş, bilmem kaçıncı kitabındaki bir karakter üzerine konuşuyorsunuz.

Elif Şafak'ın bir yazısı vesilesiyle öğrendiğim bu muhteşem edebiyat etkiliğinin ve bu etkiliğin çıkış noktası olan kasabanın varlığını bilmek, en azından bana bu dünya üzerinde, şu anda orada olamasam da, gerçekten ait olduğum bir yer olduğunu görmek açısından da mutluluk verdi.

Şimdi saatlerdir aklımda takılmış plak gibi tekrar eden bir cümle: benim hala ne işim var burada?